Kolombiya depremleri, siyasi dönüşümler, adalet ve vicdanın sorumluluğu üzerine
Kolombiya’nın yakın tarihindeki büyük depremlere ve bu depremlerin meydana geldiği dönemlerde yaşanan siyasi gelişmelere baktığımızda insan ister istemez bazı soruları sormadan edemiyor.
1967 Huila…
1979 Tumaco…
1992 Murindó…
1999 Armenia…
2004 Bajo Baudó…
2025 Paratebueno…
Ve şimdi, 10 Ağustos 2026’da Chocó merkezli Mw 7,4 büyüklüğündeki deprem…
Bilim bize bu depremlerin jeolojik nedenlerini anlatıyor. Kolombiya, tektonik açıdan son derece aktif bir bölgede bulunuyor ve dolayısıyla depremlerin bilimsel açıklaması öncelikle jeolojide aranmalıdır. Nitekim son deprem de bu yüzyılın Kolombiya’daki en güçlü depremlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Bunda hiçbir tereddüt yok.
Fakat insan sadece bilimsel verilerle yaşayan bir varlık da değildir.
İnsan aynı zamanda vicdanı, inancı ve ahlaki sorumluluğu olan bir varlıktır.
İşte benim üzerinde durmak istediğim nokta tam olarak burasıdır.
BİR OLAYA SADECE TEK PENCEREDEN BAKILABİLİR Mİ?
Birçoğumuz depremi yalnızca bir doğa olayı olarak değerlendirebiliriz.
Fay hareket eder.
Yer sarsılır.
Binalar yıkılır.
İnsanlar hayatını kaybeder.
Bilim bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamaya çalışır.
Bunda hiçbir yanlış yoktur.
Tam tersine, bilimin ortaya koyduğu gerçekleri kabul etmek zorundayız.
Ancak inanç sahibi bir insan için mesele burada bitmez.
Çünkü inanç bize yalnızca:
“Bu olay nasıl meydana geldi?”
sorusunu değil;
“Biz bu olay karşısında nasıl bir insan olmalıyız?”
sorusunu da sordurur.
Kur’an’ı Kerim’in bize öğrettiği ahlaki perspektifte zulüm, haksızlık, kibir ve mazlumun hakkını çiğnemek sıradan meseleler değildir.
Ancak burada çok önemli bir sınırı da korumamız gerekir:
Bir depremi belirli bir siyasi kararın veya belirli bir zulmün Cenab-ı ALLAH tarafından verilmiş doğrudan cezası olarak ilan etmek bizim bilgimizin ötesindedir.
Bunu kesin hüküm olarak söylemek Cenab-ı ALLAH adına hüküm vermek olur.
Bizim yapabileceğimiz şey;
ibret almak, sorgulamak, vicdanımızı diri tutmak ve kendi sorumluluğumuzu görmektir.
2026 KOLOMBİYA: ZAMANLAMA NEDEN DİKKAT ÇEKİYOR?
2026 yılına geldiğimizde zamanlama gerçekten dikkat çekicidir.
7 Ağustos 2026’da Kolombiya’da yeni yönetim göreve başladı.
Yeni yönetim, önceki Petro döneminden farklı olarak ABD ile güvenlik ilişkilerini güçlendiren bir çizgiye yöneldi.
Bunun yanında İsrail’le ilişkiler konusunda da çok belirgin bir politika değişikliği ortaya çıktı.
Ve yalnızca üç gün sonra…
10 Ağustos 2026’da Kolombiya’nın batısında Mw 7,4 büyüklüğünde çok büyük bir deprem meydana geldi.
Deprem çok ağır can kayıplarına, yaralanmalara ve büyük yıkıma yol açtı.
Şimdi insan ister istemez soruyor:
Bu yalnızca bir zamanlama mıdır?
Bilimsel açıdan baktığımızda evet, depremi açıklayan temel unsur tektonik hareketlerdir.
Fakat tarihsel açıdan baktığımızda, zamanlamaları kayda geçirmek ve siyasi gelişmelerle birlikte değerlendirmek de araştırmanın bir parçasıdır.
Ben burada bir hüküm vermiyorum.
Ben bir soru soruyorum.
Çünkü soru sormak başka, hüküm vermek başkadır.
İSRAİL VE SURİYE MESELESİ
Kolombiya’nın İsrail politikası son yıllarda çok ciddi bir dönüşüm geçirdi.
Gustavo Petro hükümeti, Gazze’deki savaş nedeniyle 2024 yılında İsrail ile diplomatik ilişkileri kesti.
Yeni yönetim ise bunun tam tersine İsrail ile ilişkileri yeniden güçlendiren bir çizgiye yöneldi.
Daha da önemlisi, yeni yönetim Golan Tepeleri konusunda İsrail’in egemenliğini tanıdığını açıkladı.
Golan Tepeleri, uluslararası hukuk bakımından Suriye toprağı olarak kabul edilen ve İsrail’in 1967’den beri kontrol ettiği tartışmalı bir bölgedir. Dolayısıyla Kolombiya’nın bu yöndeki kararı, önceki dış politika çizgisinden ciddi bir kopuş anlamına geliyor.
Burada benim dikkat çektiğim şey şudur:
Bir ülkenin dış politikasında bu kadar kısa süre içerisinde bu denli keskin bir dönüş yaşanması, elbette tarihçiler, hukukçular ve siyaset bilimciler tarafından incelenmelidir.
Ve yine aynı soruyu sormalıyız:
Mazlumun toprağı, mazlumun hakkı ve devletlerin egemenliği konusunda bizim ölçümüz nedir?
İnanç sahibi insan açısından zulüm kimden gelirse gelsin zulümdür.
GÜNEŞ TUTULMASI VE BİZE DÜŞEN DERS
Ve şimdi çok daha farklı bir olayın da hemen ardından geldiğini görüyoruz.
12 Ağustos 2026 akşamı Güneş tutulması gerçekleşti.
Hollanda’da bu tutulma parçalı olarak gözlemlendi; dünya üzerinde ise tam Güneş tutulması olarak görüldüğü bölgeler oldu.
Bilim açısından bu, Ay’ın Güneş ile Dünya arasına girmesiyle meydana gelen tamamen doğal ve astronomik bir olaydır.
Bunu inkâr etmiyoruz.
Fakat insanın inancı, bu tür olayları aynı zamanda düşünmek, tefekkür etmek ve kendisini sorgulamak için bir vesile olarak görmesine de engel değildir.
Ben “Güneş tutuldu, önümüzde kesinlikle yeni felaketler olacak” demiyorum.
Böyle bir iddia bilimsel olarak doğru olmaz.
Fakat şunu söylüyorum:
Dünyada savaşların, zulümlerin, siyasi hesaplaşmaların, ekonomik krizlerin ve büyük güç mücadelelerinin arttığı bir dönemde insanın kendi davranışlarını yeniden gözden geçirmesi gerekir.
Belki önümüzde yeni sıkıntılar vardır.
Belki yoktur.
Bunu kimse kesin olarak bilemez.
Ama tedbir almak, dua etmek, mazlumun yanında olmak ve yanlışlardan dönmek için felaketin gelmesini beklemek zorunda değiliz.
İnanç bize bunu zaten öğretir.
MAZLUMUN AHINI HAFİFE ALMAYALIM
İnanç sahibi insanlar için dünyanın herhangi bir yerindeki mazlumun acısı yalnızca o ülkenin problemi değildir.
Gazze’deki bir çocuğun,
Suriye’deki bir mazlumun,
Kolombiya’daki yoksul bir ailenin,
Venezuela’daki sıradan bir insanın
çektiği acı karşısında insanlığımızı kaybetmemeliyiz.
Çünkü zulmün mağduru kim olursa olsun:
Zulüm zulümdür.
Ancak Kolombiya halkıyla Kolombiya hükümetini de birbirinden ayırmalıyız.
Bugün deprem altında kalan insanların siyasi tercihini sorgulamak değil, onların yarasını sarmak gerekir.
Evini kaybeden bir ailenin hangi hükümeti desteklediğini sormazsınız.
Enkaz altından çıkarılan bir çocuğa hangi siyasi görüşe sahip olduğunu sormazsınız.
Mazlumun yanında olmak, öncelikle insan olmaktır.
LUT KAVMİNDEN ALINACAK DERS
Kur’an’da anlatılan Lut Kavmi kıssası, inanan insan için yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir.
O kıssa bize;
ahlaki sınırları,
zulmü,
azgınlığı,
toplumsal sorumluluğu
ve insanın davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmesini hatırlatır.
Ancak bu kıssayı bugünkü herhangi bir depremi doğrudan açıklamak için kullanmak yerine, ahlaki bir uyarı ve ibret vesilesi olarak okumak gerekir.
Çünkü biz Cenab-ı ALLAH’ın hükmünü dağıtan makamda değiliz.
Bizim görevimiz:
uyarmak, düşünmek, sorgulamak, iyiliği savunmak ve zulme karşı vicdanımızı diri tutmaktır.
VENEZUELA’YI DA UNUTMAYALIM
2026’nın başında Venezuela’da dünya siyasetini sarsan bir başka gelişme yaşandı.
3 Ocak 2026’da ABD güçleri Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu yakalayarak ABD’ye götürdü.
Bu operasyonun uluslararası hukuk açısından meşruiyeti ciddi biçimde tartışıldı. Ardından Venezuela’da yeni bir siyasi dönem başladı.
Ve bu gelişmelerin akabinde Venezuela’da da büyük bir yıkım ve ağır bir toplumsal sarsıntı yaşandı.
Burada elbette yine aynı noktaya geliyoruz:
Bu tür olayları doğrudan birbirinin sebebi veya sonucu olarak ilan etmek doğru değildir. Fakat siyasi dönüşümlerin, dış müdahalelerin ve ardından ortaya çıkan toplumsal sonuçların tarihsel olarak birlikte incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü insanın kendisine sorması gereken bazı sorular vardır:
Dünyada güç dengeleri gerçekten sandığımız kadar bağımsız mı?
Bir ülkenin yönetimi ne kadar kısa sürede değiştirilebilir?
Bir devletin dış politikası ne kadar hızlı dönüştürülebilir?
Bir ülkenin siyasi iradesine dışarıdan müdahale edildiğinde bunun bedelini kim öder?
Ve bütün bu gelişmelerin ardından ortaya çıkan yeni düzen kimin çıkarına hizmet eder?
Bu soruları sormak komplo teorisi üretmek değildir.
Bu, tarihe not düşmek ve uluslararası siyaseti anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bazen tek tek olaylara baktığımızda hiçbir anlam göremeyebiliriz.
Ama olayları öncesi, sonrası ve birbirleriyle olan zamanlamalarıyla birlikte değerlendirdiğimizde, üzerinde düşünülmesi gereken çok daha büyük bir tablo ortaya çıkabilir.
Benim yaptığım da tam olarak budur: Hüküm vermek değil, tarihe not düşmek ve soru sormak.
PEKİ BİZ NE YAPACAĞIZ?
Şimdi birileri bana şöyle diyebilir:
“Peki Türkiye’de de depremler oldu ve oluyor. Onları da aynı kategoriye mi koyuyorsun?”
Cevabım açık:
Elbette.
Çünkü insan başkasına bakarken adaletli, kendisine bakarken kör olamaz.
Bizim çok güzel bir sözümüz var:
“Çuvaldızı önce kendimize batıralım.”
Önce kendimize soralım:
Biz nerede hata yaptık?
Nerede ihmalkâr davrandık?
Nerede adaletten uzaklaştık?
Nerede güç uğruna değerlerimizi kaybettik?
Nerede mazlumun yanında durmadık?
Nerede yanlış yaptığımızı bildiğimiz halde sustuk?
İşte gerçek özeleştiri budur.
CENAB-I ALLAH DAĞA GÖRE KAR YAĞDIRIR
Bizim bir başka güzel sözümüz daha vardır:
“Cenab-ı Allah dağa göre kar yağdırır.”
Ben bu sözü bir depremi açıklayan bilimsel formül olarak değil, insanın ve toplumların kendi durumunu değerlendirmesi gerektiğini anlatan bir öğüt olarak görüyorum.
Her toplum,
her yönetim,
her insan
kendi davranışlarını sorgulamalıdır.
Çünkü insanın asıl sorumluluğu, başkasının başına gelenlerden hüküm çıkarmadan önce kendi davranışlarına bakabilmesidir.
SON SÖZ: İBRET ALMAK BAŞKA, HÜKÜM VERMEK BAŞKA
Ben bugün Kolombiya’daki deprem için:
“Bu kesinlikle şu siyasi kararın cezasıdır.”
demiyorum.
Bunu söylemek benim haddim değildir.
Ben yalnızca şunu söylüyorum:
Tarihe bakın.
Zamanlamalara bakın.
Yönetim değişikliklerine bakın.
Dış politika değişikliklerine bakın.
Güç ilişkilerine bakın.
Mazlumların yaşadıklarına bakın.
Ve bütün bunların karşısında kendi vicdanınıza sorun:
Biz dünyayı gerçekten doğru mu okuyoruz?
Bilim bize depremin nasıl meydana geldiğini anlatabilir.
Astronomi bize Güneş tutulmasının nasıl oluştuğunu anlatabilir.
Tarih bize olayların nasıl geliştiğini gösterebilir.
Siyaset bize güç ilişkilerini açıklayabilir.
Ama vicdan bize bütün bunların karşısında nasıl bir insan olmamız gerektiğini hatırlatır.
Belki bazı şeyler yalnızca tesadüftür.
Belki bazı zamanlamalar bize üzerinde düşünmemiz gereken işaretler sunuyordur.
Bunu kesin olarak bildiğimizi iddia etmiyorum.
Fakat sorgulamaktan da vazgeçmemeliyiz.
Çünkü insanın en büyük hatalarından biri, yalnızca gözünün önündekini gerçek sanmasıdır.
Bazen bir adım geriye,
bazen iki adım geriye çekilip
büyük resmi görmek gerekir.
Ve belki bugün hepimizin kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
Çuvaldızı başkasına batırmadan önce, hiç kendimize batırdık mı?
Önümüzde ne olduğunu bilemeyiz.
Yeni sıkıntılar kapımızda mı, yoksa bunlar sadece bizim endişelerimiz mi?
Bunu Cenab-ı ALLAH bilir.
Ama bizim yapabileceğimiz şey bellidir:
Tedbir almak.
Dua etmek.
Mazlumu gözetmek.
Zulme sessiz kalmamak.
Ve gerektiğinde kendi hatalarımızla yüzleşmek.
Çünkü belki de en büyük ders, başımıza gelecekleri önceden bilmek değil;
başımıza gelmeden önce doğru insan olmayı öğrenmektir.
Cenab-ı ALLAH Kolombiya halkının yar ve yardımcısı olsun. Hayatını kaybedenlere rahmet, yaralılara şifa, yakınlarını kaybedenlere sabır versin. Dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan bütün mazlumlara güç ve yardım nasip etsin.
Âmin.


Plaats een reactie