
Batı’nın ikiyüzlülüğüne, İsrail’in yayılmacı politikalarına ve Ortadoğu’nun korkaklığına karşı bir manifesto
Bu manifesto bir halka karşı değildir.
Bir dine karşı değildir.
Yahudilere karşı hiç değildir.
Bu manifesto; zulme, işgale, yayılmacılığa, sivillerin öldürülmesine, toprakların zorla değiştirilmesine, uluslararası hukukun çifte standartlarla uygulanmasına ve bütün bunların karşısında korkudan susanlara karşıdır.
Çünkü artık mesele yalnızca Filistin değildir.
Mesele yalnızca Gazze değildir.
Mesele yalnızca İsrail değildir.
Mesele, dünyanın bundan sonra hangi hukukla yaşayacağıdır.
AVRUPA’NIN YAHUDİLERE YAŞATTIKLARINI UNUTMADIK!
Asırlar boyunca Avrupa’nın hemen her ülkesinde Yahudilere ağır zulümler yaşatıldı.
Sürgünler…
Pogromlar…
Gettolar…
Ayrımcılık…
Katliamlar…
Ve nihayetinde insanlık tarihinin en büyük suçlarından biri olan Holokost…
Yahudiler Avrupa’nın birçok yerinde yüzyıllar boyunca güven içerisinde yaşayamadılar.
Bunu inkâr etmiyoruz.
Tam tersine, bunu hatırlıyoruz.
Ama tam da bu nedenle bugün Batı’ya soruyoruz:
Geçmişte Yahudilere yapılan zulmü gerçekten insanlık adına mı kınıyorsunuz, yoksa sadece siyasi çıkarlarınıza geldiği için mi hatırlıyorsunuz?
Çünkü gerçek insan hakları savunuculuğu, yalnızca geçmişte mağdur olmuş insanların acısını hatırlamak değildir.
Bugün mağdur edilen insanın da yanında durmaktır.
Filistinli bir çocuk öldüğünde de…
Ukraynalı bir çocuk öldüğünde de…
İsrailli bir çocuk öldüğünde de…
Suriyeli, Iraklı, Lübnanlı, İranlı veya dünyanın herhangi bir yerindeki bir çocuk öldüğünde de aynı acıyı hissetmektir.
İnsan hayatının pasaportu yoktur.
PEKİ SONRA NE OLDU?
Dünyanın dört bir yanında zulüm gören, Avrupa’da dışlanan ve güvenli bir yaşam arayan Yahudiler için Filistin önemli bir sığınak ve göç alanı hâline geldi.
Ve Filistin topraklarında yaşayan insanlar bu göçün içerisinde yer alan insanlara kapılarını açtı.
Fakat bugün geldiğimiz noktaya bakın.
Bir zamanlar kapı açılan insanlar ile kapıyı açan insanlar karşı karşıya getirildi.
Ve bugün Batı’nın bir bölümünün tavrı sanki şu:
“Sen misin bunlara kapıyı açan?”
“Bunları neden aldın?”
“Bunlara neden yer verdin?”
Ve daha da acısı:
“Yeter ki bize geri gelmesinler; orada ne yapıyorlarsa yapsınlar.”
İşte burada insanlığın yüzüne bir tokat gibi çarpan bir çelişki ortaya çıkıyor.
Çünkü eğer gerçekten Yahudilerin güvenliği ve insan hakları savunuluyorsa, bunun anlamı Yahudilerin Avrupa’da da dünyanın her yerinde eşit, özgür ve güvenli insanlar olarak yaşayabilmesidir.
Yok eğer:
“Yeter ki bizim ülkemizden uzak olsunlar.”
anlayışı varsa…
O zaman bunun adına insan hakları değil, siyasi rahatlık denir.
YAHUDİ SEVGİSİ NE ZAMAN BAŞLADI?
Yüzyıllarca Yahudileri dışlayan Avrupa’nın önemli bir bölümü, İsrail söz konusu olduğunda bir anda olağanüstü bir hassasiyet göstermeye başladı.
Neden?
Çünkü artık Yahudiler Avrupa’nın içerisinde değil mi?
Çünkü mesele kendi ülkelerindeki Yahudiler değil, Ortadoğu’daki İsrail mi?
Çünkü:
“Yeter ki burada olmasınlar.”
anlayışı mı daha rahat?
İşte bu sorular sorulmalıdır.
Çünkü gerçek Yahudi düşmanlığı karşıtlığı, Yahudileri başka bir coğrafyaya itmek değildir.
Gerçek Yahudi düşmanlığı karşıtlığı, Yahudilerin nerede yaşarsa yaşasın eşit haklara sahip olmasını savunmaktır.
Ve aynı şekilde:
Bir Yahudinin geçmişte zulüm görmüş olması, bugün bir Filistinlinin zulüm görmesini meşru hâle getirmez.
Bir zulüm diğerinin bahanesi olamaz.
İSRAİL’İN BUGÜNKÜ VAHŞETİNE NE DİYECEĞİZ?
Şimdi gelelim asıl meseleye.
Gazze’de yaşanan yıkıma…
Batı Şeria’daki yerleşim genişlemesine…
Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine…
Sivillerin öldürülmesine…
İnsanların evlerinden edilmesine…
Ve bütün bunların yıllardır devam eden işgal ve yerleşim politikalarıyla birleşmesine…
Birleşmiş Milletler’in kendi İnsan Hakları Ofisi, Mart 2026’da İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki yerleşim genişlemesini ve ilhak politikalarını hızlandırdığını ve bunun on binlerce Filistinlinin zorla yerinden edilmesine yol açtığını bildirdi.
BM’nin 2026 raporları da yerleşim faaliyetlerinin, Güvenlik Konseyi’nin bunların durdurulmasını isteyen 2334 sayılı kararına rağmen devam ettiğini belirtiyor.
Gazze’de ise BM kurumları 2026’da dahi sivillerin öldürülmesi, yeni yerinden edilmeler ve ağırlaşan insani koşullar konusunda uyarılar yayımlamaya devam ediyor.
Peki dünya ne yapıyor?
Kınıyor!
Başka?
Endişesini bildiriyor!
Başka?
İtidal çağrısı yapıyor!
Yahu yeter artık!
İnsanlar öldürülürken:
“Kaygılıyız.”
demek kolay.
Şehirler yıkılırken:
“İtidal çağrısında bulunuyoruz.”
demek kolay.
Ama gerçek cesaret:
“YETER!”
diyebilmektir.
VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR DİYEREK HER ŞEY MÜBAH MI?
Şimdi asıl soruya gelelim.
Bazı siyasi ve dinî yorumlarda “Vaat Edilmiş Topraklar” anlayışının bugünkü İsrail sınırlarının çok ötesine taşan coğrafyalarla ilişkilendirilmesi yıllardır tartışılıyor.
İşte burada dünyanın sorması gereken soru çok basit:
Bir toprağın sana vaat edildiğine inanman, o toprakta yaşayan insanın hakkını ortadan kaldırır mı?
Hayır!
Bir kutsal metin yorumu…
Bir tarihsel iddia…
Bir dinî inanç…
Başkasının vatanını ele geçirme ruhsatı değildir.
Eğer herkes geçmişteki bir imparatorluğu veya kutsal metni gerekçe göstererek:
“Burası benimdi, yeniden benim olacak.”
derse dünyada hiçbir sınır kalmaz.
O zaman Türkiye’nin…
İran’ın…
Irak’ın…
Suriye’nin…
Lübnan’ın…
Ürdün’ün…
Mısır’ın…
Suudi Arabistan’ın…
Ve daha nice ülkenin sınırlarını herkes istediği gibi yeniden çizmeye başlar.
İşte o zaman medeniyet değil, orman kanunu hâkim olur.
HARİTA SADECE HARİTA DEĞİLDİR!
Bir devlet adamı uluslararası bir kürsüye çıkıp başka bir halkın topraklarını kendi ülkesinin içerisinde gösteren bir harita kaldırdığında, dünya bunu görmezden gelemez.
Nitekim Netanyahu’nun 2023 ve 2024’te BM Genel Kurulu’ndaki sunumlarında Filistin topraklarını İsrail’in parçası olarak gösteren haritalar uluslararası alanda ciddi tepki ve tartışma yarattı; BM belgelerinde 2024 konuşmasına ilişkin bu haritanın işgal altındaki Filistin topraklarını İsrail’le birleştirdiği kayda geçirildi.
Şimdi soruyorum:
Birleşmiş Milletler!
Sen daha neyi bekliyorsun?
Bir ülkenin başbakanı senin kürsünde başka bir halkın ülkesini kendi ülkesinin içerisinde gösteriyorsa…
Çıkıp:
“Sen kim oluyorsun?”
demek çok mu zor?
“Filistin’i nasıl kendi ülkenin toprağı içerisinde gösterebiliyorsun?”
demek çok mu zor?
“Bu harita uluslararası hukuka aykırıdır.”
demek çok mu zor?
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN KINAMALARI NEREYE KADAR?
BM’nin kararları var.
Kınamaları var.
Raporları var.
Komisyonları var.
Toplantıları var.
Ama sahada ne değişiyor?
Yerleşimler devam ediyor.
Yerinden edilmeler devam ediyor.
Şiddet devam ediyor.
BM’nin 2026 raporları dahi yerleşim faaliyetlerinin devam ettiğini kayda geçiriyor.
O zaman insan sormaz mı:
Senin kınamanın değeri nedir?
Eğer kararının arkasında yaptırım yoksa…
Eğer uluslararası hukuk ihlal edildiğinde gerçek bir bedel ödenmiyorsa…
Eğer güçlü olan devlet, dünyanın karşısında bile yaptırımdan kurtulabiliyorsa…
O zaman bu düzenin adı hukuk değildir.
Bu düzenin adı güçlü olanın hukukudur.
BATI’NIN ÇİFTE STANDARDI
Rusya Ukrayna’ya saldırdığında:
Yaptırım!
Ambargo!
Ekonomik baskı!
Siyasi izolasyon!
Spor alanında yaptırımlar!
Bankacılık sistemi üzerinden baskı!
Diplomatik baskı!
Ve bütün bunların önemli bir kısmı uluslararası hukuku savunmak adına yapıldı.
Peki aynı hukuk Filistin söz konusu olduğunda neden bu kadar yavaşlıyor?
Neden aynı ekonomik baskı uygulanmıyor?
Neden aynı siyasi kararlılık gösterilmiyor?
Neden aynı yaptırım mekanizmaları işletilmiyor?
İnsan haklarının pasaportu mu var?
Ukraynalı çocuğun hayatı değerli de Filistinli çocuğun hayatı daha mı değersiz?
Bir ülkenin toprak bütünlüğü kutsalsa, bu ilke herkes için geçerli değil mi?
İşte Batı’nın karşısına dikilmesi gereken soru budur:
Eğer hukuk evrenselse, neden uygulaması evrensel değil?
AMA SADECE BATI’YI SUÇLAMAK YETMEZ!
Şimdi gelelim Ortadoğu’nun kendi yöneticilerine.
Türkiye!
İran!
Irak!
Suriye!
Lübnan!
Ürdün!
Mısır!
Suudi Arabistan!
Ve bölgedeki bütün devletler…
Siz neyi bekliyorsunuz?
Sizin topraklarınızla ilgili haritalar çiziliyor.
Sizin bölgenizin geleceği hakkında hesaplar yapılıyor.
Komşularınızın topraklarında savaşlar yaşanıyor.
Sınırlar değiştiriliyor.
Toplumlar parçalanıyor.
Ama siz hâlâ:
“Aman başımıza bela gelmesin.”
diyorsunuz.
Yahu!
Başınıza bela gelmesini beklemeyin!
Bela geldiğinde konuşmanın anlamı kalmayabilir.
Bugün başkasının toprağına göz dikildiğinde susarsanız…
Yarın sizin toprağınıza göz dikildiğinde başkalarının da susmasını beklemek zorunda kalırsınız.
KORKAKÇA SUSARAK BARIŞ OLMAZ!
Devletler:
“Bize dokunmasınlar.”
diyor.
“Ekonomimiz bozulmasın.”
diyor.
“Amerika bize kızmasın.”
diyor.
“Batı bize kızmasın.”
diyor.
“İsrail bize kızmasın.”
diyor.
“İçeride karışıklık çıkmasın.”
diyor.
Ve sonunda:
“Bırakın orada ne yapıyorlarsa yapsınlar, yeter ki bize gelmesinler.”
anlayışına teslim oluyor.
Hayır!
Bu siyaset değildir.
Bu cesaret değildir.
Bu barış değildir.
Bu korkudur.
Ve korkuyla kurulan düzen uzun süre yaşayamaz.
PERDE ARKASINDA SAVAŞANLARA DA SÖZÜMÜZ VAR!
Bir ülkeyle açıkça savaşamayınca onun içerisindeki siyasi, toplumsal ve ekonomik fay hatlarını kullanmak…
Silahlı grupları desteklemek…
Vekil güçler üzerinden savaş yürütmek…
Silah, finans, istihbarat veya siyasi destek sağlamak…
Toplumları birbirine düşürmek…
Ülkeleri içeriden zayıflatmak…
Bunların hepsi modern savaşın araçlarıdır.
Ve burada sözümüz açık:
Sen benim ülkemle açıkça savaşmaya cesaret edemeyip benim insanımı birbirine düşürüyorsan, sana sorarım:
Sen kim oluyorsun da benim insanımı birbirine düşürüyorsun?
Sen perde arkasında savaşacaksın…
Ben susacağım?
Sen benim ülkemin içerisinde çatışma çıkaracaksın…
Ben “Aman başımıza bela gelmesin” diyeceğim?
Sen benim insanımı birbirine kırdıracaksın…
Ben ekonomik çıkarlar uğruna susacağım?
Yok öyle!
Ben senin yöntemlerinle savaşmam.
Ama benim halkımı birbirine düşürmene de izin vermem.
Ve eğer gerçekten cesaretin varsa:
Perde arkasından değil, açıkça karşımıza çık!
DÜNYANIN HER TARAFINDA ZULME UĞRAYANLARA KAPIYI KAPATMAK
Bir başka büyük ikiyüzlülük de burada.
Dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar çıkıyor.
İnsanlar evlerini terk ediyor.
Çocuklar yetim kalıyor.
Aileler dağılıyor.
İnsanlar ülkelerinden kaçıyor.
Ve bir ülke bu insanlara kapısını açtığında hemen:
“Sen misin bunlara kapıyı açan?”
deniliyor.
“Bunlar senin ülkende sorun çıkaracak.”
deniliyor.
“Bunlardan uzak dur.”
deniliyor.
Yani anlayış şu:
“Orada ne yapıyorlarsa yapsınlar; yeter ki bizim ülkemize gelmesinler.”
İşte insanlığın bittiği yer tam olarak burasıdır.
Bir insan zulümden kaçıyorsa…
Sen ona kapıyı açan ülkeye kızıyorsan…
Ama o insanın neden kaçmak zorunda kaldığını sorgulamıyorsan…
Sen sorunun kendisini değil, sorunun sana ulaşmasını engellemeye çalışıyorsun.
Bu insanlık değildir.
Bu korkudur.
“BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN” DÜZENİ
Bugün dünyanın birçok yerinde hâkim olan anlayış şu:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
Başkasının ülkesi bombalanıyor.
Beni ilgilendirmiyor.
Başkasının çocuğu ölüyor.
Beni ilgilendirmiyor.
Başkasının toprağı işgal ediliyor.
Beni ilgilendirmiyor.
Başkasının ülkesi karıştırılıyor.
Beni ilgilendirmiyor.
Ta ki sıra kendisine gelene kadar…
İşte o zaman:
“Neden dünya bizi korumuyor?”
diye soruyor.
Çünkü sen de başkasının başına geldiğinde dünyayı korumadın!
GÜÇLENMEDEN ÖZGÜR OLAMAZSIN!
Dünya artık acı bir gerçeği görüyor:
Güçlüysen varsın.
Güçlüysen sözün geçiyor.
Güçlüysen sınırlarını koruyabiliyorsun.
Güçlüysen masada oturabiliyorsun.
Güçsüzsen…
Başkalarının kararını bekliyorsun.
İşte Ortadoğu ülkelerinin en büyük problemi budur.
Kendi ekonomilerini güçlendirmek yerine başkasına bağımlı oluyorlar.
Kendi savunma sistemlerini geliştirmek yerine başkasının silahını bekliyorlar.
Kendi siyasi iradelerini güçlendirmek yerine başkasının ne diyeceğine bakıyorlar.
Sonra da:
“Neden bize saygı göstermiyorlar?”
diye soruyorlar.
Çünkü sen kendi gücünü başkasına teslim etmişsin!
BİR GAZZELİ KADAR CESARETİNİZ YOK MU?
Bütün dünyaya meydan okuyan devletler…
Milyarlarca dolarlık ordular…
Devasa ekonomiler…
En gelişmiş savunma sistemleri…
Ama konu kendi egemenliklerini savunmaya geldiğinde:
“Aman başımıza bela gelmesin.”
Gazze’de ise insanlar evlerini, ailelerini, yakınlarını ve hayatlarını kaybetmelerine rağmen hâlâ:
“Buradayız.”
diyor.
İşte insanın yüzüne çarpan gerçek budur.
Sen bütün imkânlara sahip olduğun hâlde neden bu kadar korkuyorsun?
Sen neden bir halk kadar cesur olamıyorsun?
YETER ARTIK!
Artık dünya şunu anlamalıdır:
Savaş istememek başka şeydir.
Korkudan susmak başka şeydir.
Barış istemek başka şeydir.
Zulme göz yummak başka şeydir.
Biz savaş istemiyoruz.
Ama korkak bir barış da istemiyoruz.
Biz Yahudilere düşman değiliz.
Ama İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmekten de korkmuyoruz.
Biz Müslümanlara karşı yapılan zulme de karşıyız.
Yahudilere karşı yapılan zulme de karşıyız.
Hristiyanlara karşı yapılan zulme de karşıyız.
Kim yaparsa yapsın…
Kime yapılırsa yapılsın…
Zulüm zulümdür.
SEN KİMSİN DE BENİM VATANIMA GÖZ DİKİYORSUN?
İşte bütün bu manifestonun özünde tek bir soru vardır:
Bir devlet başka bir devletin toprağına göz diktiğinde…
Bir halkın vatanını kendi gelecekteki haritasında gösterdiğinde…
Bir ülkenin sınırlarını kendi siyasi veya dinî hayalinin içerisine aldığında…
O ülkenin yöneticisi çıkıp sormalıdır:
“Sen kim oluyorsun?”
“Sen kim oluyorsun da benim vatanımı kendi haritana koyuyorsun?”
“Sen kim oluyorsun da benim halkımın geleceğine karar veriyorsun?”
“Sen kim oluyorsun da benim insanımı birbirine düşürmeye kalkıyorsun?”
“Sen kim oluyorsun da benim ülkemin sınırlarını değiştirmeye kalkıyorsun?”
Ve bu söz sadece İsrail’e değil…
Kim yaparsa yapsın ona söylenmelidir.
Çünkü ilke devletlere göre değişmez.
SON SÖZ: ARTIK KORKUDAN SUSMAYIN!
Bütün dünya insanlarına sesleniyorum:
Yahudilere yapılan zulmü unutmayın.
Ama Filistinlilere yapılan zulmü de unutmayın.
Holokost’u unutmayın.
Ama Gazze’deki çocukları da unutmayın.
Ukrayna’yı unutmayın.
Suriye’yi unutmayın.
Irak’ı unutmayın.
Lübnan’ı unutmayın.
Yemen’i unutmayın.
Dünyanın hiçbir yerindeki zulmü unutmayın.
Çünkü insanlık seçmeli değildir.
İnsan hakları seçmeli değildir.
Adalet seçmeli değildir.
Hukuk seçmeli değildir.
Ve artık Birleşmiş Milletler’e de, Batı’ya da, İsrail’e de, Ortadoğu’nun korkak yönetimlerine de aynı soruyu sormanın zamanıdır:
SİZ DAHA NEYİ BEKLİYORSUNUZ?
Ne zaman:
YETER!
diyeceksiniz?
Ne zaman kendi halkınızın yanında duracaksınız?
Ne zaman kendi toprağınızı savunacaksınız?
Ne zaman başkasının toprağına göz dikilmesine karşı çıkacaksınız?
Ne zaman perde arkasından ülkenizi karıştıranlara:
“Sen kim oluyorsun?”
diyeceksiniz?
Ne zaman güçlü devletlerin karşısında başınızı eğmekten vazgeçeceksiniz?
Çünkü şunu unutmayın:
Başını kuma gömmek tehdidi ortadan kaldırmaz.
Susmak söylenenleri söylenmemiş hâle getirmez.
Kınamak tek başına zulmü durdurmaz.
Korkmak sınırları korumaz.
Ve en önemlisi:
BAŞKASININ VATANI, SENİN VAAT EDİLMİŞ TOPRAĞIN DEĞİLDİR.
BAŞKASININ ÇOCUĞU, SENİN SAVAŞININ HEDEFİ DEĞİLDİR.
BAŞKASININ ÜLKESİ, SENİN GELECEK HARİTAN DEĞİLDİR.
VE GÜÇLÜNÜN HUKUKU, HUKUK DEĞİLDİR.
Gerçek hukuk;
güçlüye de zayıfa da aynı şekilde uygulanan hukuktur.
Gerçek demokrasi;
dostuna da düşmanına da aynı ölçüyü uygulayan demokrasidir.
Gerçek insan hakları;
sevdiğin insanın hakkını değil, sevmediğin insanın hakkını da savunabilmektir.
Ve gerçek cesaret;
başkasının acısını görüp susmamak, kendi vatanına göz dikildiğinde korkmadan ayağa kalkmak ve gerektiğinde bütün dünyaya rağmen “YETER ARTIK!” diyebilmektir.
YETER ARTIK!
SESSİZLİĞİN DUVARINI YIKIN!
HUKUK HERKES İÇİN HUKUKTUR!
İNSAN HAYATI HERKES İÇİN DEĞERLİDİR!
HİÇBİR “VAAT”, BAŞKASININ VATANINI ELİNDEN ALMA RUHSATI DEĞİLDİR!


Plaats een reactie