
Tarih bazı dönemlerde devletlere yalnızca sorunlar değil, yeni bir düzen kurma fırsatı da sunar. Türkiye bugün böyle bir dönemeçten geçmektedir.
2024 sonrasında Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, bölgenin son yüz yıldaki en önemli jeopolitik dönüşümlerinden birine işaret etmektedir. Esad rejiminin devrilmesi sonrasında Suriye yeni bir geçiş sürecine girmiş, ülkenin yeniden inşası, Kürtlerin statüsü, merkezi yönetimin güçlendirilmesi ve bölgesel aktörlerin rolü yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Aynı zamanda Türkiye ile PKK arasında silahsızlanma ve siyasi çözüm ekseninde yeni bir süreç ortaya çıkmış, bu süreç 2025 ve 2026 yıllarında önemli kurumsal adımlarla ilerlemiştir.
Bu gelişmeler birbirinden bağımsız değildir.
Türkiye’nin önünde ilk kez, iç barış ile bölgesel düzeni aynı stratejik çerçevede ele alabileceği tarihsel bir fırsat bulunmaktadır.
Osmanlı’nın Kürtlerle Kurduğu Denge
Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki başarısı yalnızca askeri fetihlerden kaynaklanmamıştır. Devletin asıl başarısı, farklı halkları ortak bir siyasi sistem içerisinde bir arada tutabilmesidir.
1514 yılında Yavuz Sultan Selim döneminde, İdris-i Bitlisî’nin aracılık ettiği süreç sonucunda çok sayıda Kürt beyliği Osmanlı saflarına katılmıştır. Osmanlı Devleti bu bölgeleri doğrudan merkezileştirmek yerine yerel aktörlerle iş birliği içinde yönetmeyi tercih etmiş, karşılığında sınır güvenliği ve siyasi meşruiyet elde etmiştir.
Bu modelin özü şuydu:
•Güvenlik ile yerel meşruiyet birlikte yürütüldü.
•Kimlikler inkâr edilmedi.
•Ortak çıkarlar üzerinden siyasi birlik oluşturuldu.
•Merkezi devlet ile yerel aktörler arasında karşılıklı bağımlılık geliştirildi.
Osmanlı’nın doğu sınırlarında yaklaşık üç yüz yıl boyunca büyük ölçekli bir kırılma yaşanmamasının temel sebeplerinden biri bu siyasi akıldır.
Cumhuriyetin Karşılaştığı Farklı Gerçeklik
Cumhuriyet çok daha farklı bir tarihsel ortamda kuruldu.
İmparatorlukların dağıldığı, milliyetçiliğin yükseldiği ve ulus-devlet modelinin egemen hale geldiği bir dönemde merkezi devlet inşası öncelikli hedef haline geldi.
Bu süreçte Türkiye önemli başarılar elde etti. Ancak Kürt meselesi zamanla yalnızca bir güvenlik meselesi olmaktan çıkarak siyasal, kültürel ve toplumsal boyutları olan çok katmanlı bir konuya dönüştü.
Kırk yılı aşan çatışmalı süreç hem Türkler hem Kürtler açısından büyük maliyetler oluşturdu. Binlerce insan hayatını kaybetti, önemli ekonomik kaynaklar güvenlik harcamalarına yönlendirildi ve toplumsal enerjinin önemli bir kısmı bu mesele etrafında tüketildi.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin karşısında artık yalnızca bir güvenlik sorunu değil, stratejik bir gelecek tasarımı sorunu bulunmaktadır.
Yeni Konjonktür Neden Farklı?
Bugünü geçmişten ayıran dört temel gelişme vardır.
- PKK Meselesinde Yeni Aşama
2025 yılında başlayan yeni süreçte Abdullah Öcalan’ın silahsızlanma çağrısı sonrasında PKK fesih ve silah bırakma yönünde kararlar aldığını açıklamış, süreç 2026 yılında yasal ve kurumsal bir çerçeveye taşınmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen yeni düzenlemeler silahsızlanma ve toplumsal entegrasyon mekanizmalarının oluşturulmasını hedeflemektedir. Bu gelişmeler eksiklikleri ve tartışmalarıyla birlikte, son kırk yılın en önemli kırılmalarından biridir. - Suriye’nin Yeniden Şekillenmesi
2024 sonunda Beşşar Esad rejiminin çöküşüyle Suriye yeni bir döneme girmiştir. Yeni yönetim ülke bütünlüğünü sağlama, silahlı yapıların entegrasyonu ve ekonomik yeniden yapılanma gibi büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Kürtlerin etkin olduğu SDG ile merkezi yapı arasındaki ilişkiler de bu dönüşümün önemli bir parçasıdır. - İran ve Rusya’nın Görece Zayıflaması
Son yıllarda İran ve Rusya’nın bölgesel etki kapasitesinde yaşanan değişimler Türkiye’nin diplomatik hareket alanını genişletmiştir. Suriye sahasında ortaya çıkan yeni denge Ankara’ya daha fazla inisiyatif alanı sunmaktadır. - Ekonomik Entegrasyon İhtiyacı
Ortadoğu halklarının temel talebi artık ideolojik mücadelelerden çok ekonomik kalkınma, yatırım, ulaşım ve refahtır. Bölgesel ticaret koridorları, enerji hatları ve lojistik ağlar giderek daha stratejik hale gelmektedir.
Türkiye İçin Yeni Bir Barış Doktrini
Türkiye’nin önünde yalnızca bir “çözüm süreci” değil, çok daha kapsamlı bir “barış doktrini” geliştirme fırsatı bulunmaktadır.
Bu doktrin üç sütun üzerine oturmalıdır.
Birinci Sütun: İç Barış
Türkiye’nin içeride güçlü ve kapsayıcı bir vatandaşlık anlayışını derinleştirmesi gerekir.
Bu yaklaşım;
•Eşit vatandaşlığı,
•Hukuk devletini,
•Yerel katılımı,
•Kültürel özgüveni,
•Demokratik temsil mekanizmalarını birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olarak görmelidir.
Barış, yalnızca silahların susması değildir.
Barış, insanların geleceğe birlikte bakabilmesidir.
İkinci Sütun: Kürtlerle Bölgesel Ortaklık
Türkiye’nin Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi, Suriye’deki Kürt aktörler ve Türkiye’deki Kürt toplumuyla ilişkilerini yalnızca güvenlik perspektifinden değerlendirmesi artık yeterli değildir.
Yeni yaklaşımın temel sorusu şu olmalıdır:
“Kürtler Türkiye için güvenlik riski mi, yoksa bölgesel entegrasyonun stratejik ortağı mı?”
Osmanlı’nın 1514’te verdiği cevap ikinci seçenek olmuştu.
21’inci yüzyılda da benzer bir stratejik aklın geliştirilmesi mümkündür.
Üçüncü Sütun: Ortadoğu Ekonomik Birliği
Avrupa Birliği’nin temelinde kömür ve çelik topluluğu bulunuyordu.
Ortadoğu’da da enerji, su, ulaşım ve ticaret eksenli yeni iş birlikleri geliştirilebilir.
Türkiye;
•Basra Körfezi’ni,
•Irak’ı,
•Suriye’yi,
•Doğu Akdeniz’i,
•Kafkasya’yı
birbirine bağlayan ekonomik koridorun merkezine yerleşebilir.
Böyle bir modelde barış yalnızca ahlaki bir ideal değil, ekonomik zorunluluk haline gelir.
Türkiye Yüzyılı İçin Yeni Perspektif
Türkiye Yüzyılı vizyonu yalnızca ekonomik büyüklük veya savunma kapasitesiyle sınırlı olmamalıdır.
Gerçek liderlik, çevresindeki toplumlara yeni bir gelecek tasavvuru sunabilme becerisidir.
Bugün Türkiye;
•Türklerle Kürtler arasında yeni bir toplumsal sözleşme oluşturabilirse,
•Suriye’nin yeniden inşasında kapsayıcı bir rol oynayabilirse,
•Irak ile stratejik entegrasyonu derinleştirebilirse,
•Bölgesel ekonomik ağların merkezine yerleşebilirse,
21’inci yüzyılda Ortadoğu’nun kurucu aktörlerinden biri haline gelebilir.
Sonuç
1514’te Osmanlı’nın başarısı Kürtleri yenmesinde değil, onları ortak siyasi düzenin paydaşı haline getirmesinde yatıyordu.
Bugünün Türkiye’si geçmişi tekrar edemez. Ancak tarihin temel derslerinden faydalanabilir.
Yeni dönemde mesele yalnızca PKK’nın silah bırakması değildir. Asıl mesele, Türkler ve Kürtler arasındaki ilişkinin çatışma ekseninden çıkarılıp ortak gelecek eksenine taşınabilmesidir. Güncel gelişmeler böyle bir fırsat penceresinin oluştuğunu göstermektedir.
Türkiye’nin önündeki tarihsel soru artık şudur:
Osmanlı’nın 16. yüzyılda kurduğu siyasi dengeyi, 21. yüzyılın demokratik, ekonomik ve bölgesel gerçekliklerine uyarlayabilecek miyiz?
Eğer cevap evet olursa, Kürtlerle barış yalnızca Türkiye’nin iç meselesi olmaktan çıkacak; yeni Ortadoğu düzeninin temel taşı haline gelebilecektir.


Geef een reactie